
12/6/2009 - Genç kızlar için cilt bakımı önerileri
|
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
27/5/2009 - Sınav kaygısı nasıl yenilir?
1. Nasıl rahatlayacağınızı ve gevşeyeceğinizi öğrendiğinizden emin olun. Kriz anında, nasıl davranacağınızı bilirseniz kendinizi daha güvende hissedebilirsiniz.
Aileler, çocuklarınıza güvenin ve kaygılanmayın! Sınavda başarılar. Dilerim hepimiz için hayırlısı olur. |
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
26/5/2009 - Başarının 4 anahtarı
Elini Tahtanın Altında Gör Bilge adam, “şimdi seninle kısa bir yolculuğa çıkalım” der. 1-Dilemelisiniz Hangi işi yapıyorsanız yapın önce dilemelisiniz. Bununla birlikte İnsanlar, hayatlarında her şeyi dileyebilirler. Dilemek serbesttir ve hiçbir sorumluluğu ve maliyeti yoktur. İnsanlar çok şey dilerler. Bu sadece ilgi seviyesinde gerçekleşir ve sadece dilemekle kalırsanız sadece dilemiş olursunuz ve bir şey elde etmiş olmazsınız. Dilemekle istemek arasında çok kritik bir fark vardır. İnsanlar bir çok şeyi diler ve bu sadece dilek seviyesinde kalır. Ama istemezler. İstemek sorumluluk almak ve dilediğimiz şeylere, enerji ve zaman ayırmamız demektir. Bir konuya ne kadar çok zaman, ne kadar çok enerji ayırırsak o kadar fazla istiyoruz demektir. Sınavları kazanmayı istemek yeterli midir? Hayır, yeterli değildir. Her iş ancak eyleme geçilerek sonuçlandırılır. Aslında herkesin başarı için dileği ve küçük de olsa bir palanı vardır bununla birlikte ancak planlarını uygulama cesaretini gösterenler başarıyı yakalar. Sonuç olarak, Bugün beyaz bir sayfa açın! Geleceğe odaklanın. Olumlu olun. Kendi şartlarınıza göre gerçekçi bir palan yapın. Ve elimden gelinin en iyisini yapacağım diyerek elinizi tahtanın altında görün. K:http://www.rehberliksitesi.com/DisplayArticle.aspx?ID=18037
|
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
8/7/2008 - Kalp Kırıldığında Nasıl Bir Ses Çıkarır Sizce ?Kalp Kırıldığında Nasıl Bir Ses Çıkarır Sizce ? |
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
5/5/2008 - Başarı için Bilgi mi yetenek mi?Bir voleybol maçı. Eşit güçte görünen iki takım mücadele ediyor. Birinci sette A takımı, maça önde başlıyor. Maçın sonuna kadar 2-3 puan önde gidiyor. Ancak B takımı, A ile durumu eşitliyor ve skor 22-22 oluyor. Ardından şans B takımıyla oluyor ve B takımı 25-23 skor ile geriden takip ettiği A takımından birinci seti alıyor. İkinci set başladığında A takımı yine maça iyi başlıyor, hatta farkı açıyor. Bir ara skor A takımı lehine 18-13 oluyor. Ne var ki, yine şans B takımına gülüyor ve skor 23-23 oluyor. Her iki takım da seti almak üzere. Ne var ki, A takımı endişeleniyor ve kaybedeceklerini düşünüyorlar ve aynen de düşündükleri gibi oluyor. B takımı 25-23 skor ile seti alıyor. ** Üçüncü sete B takımı önde başlıyor. Kısa sürede farkı 6'ya çıkarıyor; ardından da fark 9'a çıkıyor. B takımı ** 7 yaşındaki Alim, satranç öğrenmeye başlıyor. Satrancı çok seviyor ve kısa sürede müthiş bir ilerleme gösteriyor. Dört ay gibi bir sürede 12-13 yaşındaki satranç oyuncularını ve hatta yetişkinleri yenmeye başlıyor. Bu çocukta aşikar bir satranç zekası olduğu görünüyor. Kendi isteği ve ailesinin desteğiyle haftada dört ayrı kursa gidiyor ve bilgisi giderek ilerliyor. Her hafta bir öncekinden daha iyi oynuyor. Öyle ki, kendi yaşadığı şehirdeki özellikle teknik bilgi ve strateji olarak en iyi satranç oyuncularından biri oluyor. Ne var ki, turnuvalarda bu satranç zekasını yansıtamıyor. Oyuna çok hakim olduğu halde, birçok oyunu yarıda bırakıyor. Çok iyi bir hamle serisi çıkarırken ve rakibinden çok daha güçlü iken kazara vezirini kaybedecek olursa oyunu bırakıyor. Halbuki devam edecek ve kararlılık gösterecek olsa oyunu kesin kazanacak; ama maçı kendi kafasında kaybettiği anda oyunu sürdürmüyor. ** Gürkan, İngilizce kursuna gidiyor. Ama çok az ilerleme kaydediyor. Kursa devam ettiği halde, bu dili hiçbir zaman öğrenemeyeceğini düşünüyor ve kursta öğretilenler bir türlü Gürkan'ın kafasındaki duvarı aşıp içeri giremiyor. ** Pelin üniversite sınavına hazırlanırken birinci deneme sınavı sonuçları iyi çıkmıyor. İkincisi de iyi çıkmayınca kursa gitse de çalışmayı bırakıyor. ** Alim'in babası bilgisayara karşı oynadığı satranç maçlarında makine tüm önemli taşlarını alsa da oynamaya devam ediyor. Bazen bilgisayar vezir, kaleler ve filler gibi tüm güçlü taşlara sahipken kendisi, bir at ve fil ile bilgisayarı mat ediyor. ** Avrupalı futbol takımlarının birçoğu 2-0 mağlup girdikleri ikinci yarıdan 3-2 çıkmayı başarıyor. Çünkü maçı bırakmıyorlar. Maçı kaybettik gözüyle bakmayıp tüm enerjileriyle oynamaya devam ediyorlar. ** Nurtaç araba sürmeye ilk başladığında çok zorlanıyor; ama kararlılıkla devam edince tam bir İstanbul şoförü oluyor. ** Başarı için ihtiyaç duyulan nedir? Bilgi mi, yetenek mi, uygun bir karakter mi? Üçüne de ihtiyaç var. Ama içinde kararlılık, olumlu tutum, sorumluluk duygusu olan karakter, bilgiyi de yeteneği de geliştiriyor ve sonunda başarıyı getiriyor. Çocuklarımızı sınavlara hazırlık kurslarından önce, karakter geliştirme ve kararlılık kurslarına göndermemiz gerekiyor. k:alıntı Not: Bunu ailelerimiz de okumalı bence. |
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
17/4/2008 - YEMEK TARİFİYemek Tarifi
Bir bardak dolusu gülümseme ile başlayın, |
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
17/4/2008 - Anlamlı YazılarDers veren, anlamlı yazıları okumayı seviyorum. Bulduğum güzel yazıları da sizlerle paylaşmak istedim. Okumanızı ve okuduktan sonra düşünmenizi öneririm.
sevgiler...
iremkiz
................................................................................................................................................... Deniz Yıldızı Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca, bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır: - Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?Genç adam yanıtlar; - Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar; - Kilometrelerce sahil, binlerce denizyıldızı var. Ne değişecek ki?Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.- Onun için çok şey değişti ama...
Gül Yaprağı Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz'süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
KÜÇÜK İSTAVRİTİN ÖYKÜSÜ Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye önce müthiş bir acı duydu dudağında gümbür gümbür oldu yüreği sonra hızla çekildi yukarıya... Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü neye benzerdi acep gökyüzü.Bir yanda büyük bir merak biryanda ölüm korkusu. "Dudağı yarıklar " denir, şanslıdır onlar, hani görüp te gökyüzünü , insanı oltadan son anda kurtulanlar.
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu küçük istavrit anladı yolun sonu. Koca denizlere sığmazdı yüreği. Oysa, şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende, ansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci.İnsanlar gelip geçtiler önünden bir kedi yalanarak baktı gözünün içine yavaşça karardı dünya, başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.
İşte tam o anda eğilip aldım onu. Yürüdüm deniz kenarına bir öpücük kondurdum başına,iki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle, saldım denizin sularına.Bir an öylece baka-kaldı Sonra sevinçle dibe daldı. Gitti tüm kederimi söküp atarak, teşekkürü de ihmal etmemişti. Bir kaç değerli pulunu Elime, avuçlarıma bırakarak. Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme. Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu niye? " Bir gün dedim, bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz, Son ana kadar hep bir umudum olsun diye...
EVE YÜRÜYÜŞ İspanya'nın güneyinde Estapona isimli küçük bir kasabada büyüdüm. 16 yaşındayken bir sabah babam benden kendisini araba ile Sonra, arabayı tamirhanede bıraktım. birkaç saat vaktim vardı. Ben de, tamirhanenin yakınında bir sinemada bir-iki film izlemeye karar verdim. Fakat bu işten o kadar keyif aldım ki, bir-iki derken ipin ucu kaçtı. Son filmimi izledikten sonra saate baktığımda 6 olduğunu gördüm. İki saat geç kalmıştım. Filmi izlediğimi öğrenirse babamın kızacağını biliyordum. Bir daha arabayı kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhanede arabanın işinin uzun sürdüğünü söylemeye karar verdim.
Buluşacağımız yere vardığım zaman babamın köşede oturmakta olduğunu gördüm. Geç kaldığım için özür diledikten sonra ona arabanın işinin uzadığını söyledim. Bunun üzerine bana nasıl baktığını asla unutamam. " Bana yalan söyleyebildiğin için çok üzüldüm, Jason."
"Kızgınım, ama sana değil, kendime. Eğer sen bunca yıldan sonra bana yalan söyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamışım. Kendi babasına bile yalan söyleyebilen bir çocuk yetiştirmişim. Eve yürüyerek dönecek ve bu arada neyi yanlış yaptığımı düşüneceğim." "Ama baba, ev Babam ne özür dilemelerime, ne itirazlarıma, ne de diğer söylediklerime kulak asmadı. Onu hayal kırıklığına uğratmıştım ve hayatımın en acı veren derslerinden birini almak üzereydim. babam tozlu yollarda yürümeye başladı. Ben de arkasından araba ile izliyordum ve durmadan özür diliyor ve arabaya binmesini rica ediyordum. Ama beni duymazdan geliyor ve sessiz, düşünceli ve üzgün bir şekilde yürümeye devam ediyordu. Babamın hem fiziksel, hem de duygusal olarak bu kadar acı çekmesine tanık olmak hayatımın en üzücü ve acı veren deneyimi olmuştur. Ancak, aynı zamanda en büyük hayat dersini de bu olaydan aldığımı söylemeliyim. O zamandan beri asla yalan söylemedim.
Yıllar önce katıldığım bir iletişim kursu sırasında başıma çok değişik bir şey geldi. Öğretmenimiz bizden geçmişte başımızdan geçen ve bize utanç veren, suçluluk ya da pişmanlık duymamıza yol açan her şeyi bir liste haline getirmemizi istedi. ertesi hafta ilk derste de her birimizin listemizdekileri sınıf arkadaşlarımıza yüksek sesle okumamızı istedi.
Bu, önce hepimize biraz zor geldi, ama bu tür gruplarda başı çekecek bir cesur her zaman bulunur, bilirsiniz. Sınıf arkadaşlarım listelerini okurlarken, benim listem giderek uzuyordu. Üç hafta sonra listemdeki maddelerin sayısı 101'i bulmuştu. Öğretmenimiz daha sonra, hatalarımızı düzeltmemiz, hata yaptığımız insanlardan özür dilememiz ya da hatalı davranmamamızı sağlamak amacıyla, bazı eylem planları yapmamızı ve bunun için de birtakım yollar bulmamızı önerdi bizlere.
Listemdeki o kadar insanı yaşamımdan çıkardıktan sonra bunun benim iletişim kurma becerime nasıl yardımcı olacağını merak etmeye başlamıştım. Bir hafta sonra yanımda oturan bir adam elini kaldırıp, şu öyküyü anlatmaya başladı:
"Yaklaşık 20 yıl sonra, Şerif Brown'ın adı bu listeye girdi. Onun hayatta olup olmadığını bile bilmiyordum. Geçen hafta sonu Lowa Bilgi işlem merkezine telefon ettim. Kasaba halkının listesinde Roger Brown adında biri hala vardı. Telefon numarasını çevirdim. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı ve karşıdaki erkek "Alo" dedi. "Ben Jimmy Calkin.Benim yaptığımı bilmenizi istiyorum" dedim. Bir an bir sessizlik oldu. "Biliyordum" dedi. İkimiz de gülmeye başladık ve aramızda çok hoş bir sohbet geçti. Şerif konuşmasını şöyle tamamladı: "Jimmy, senin için hep üzüldüm, biliyormusun. Çünkü arkadaşların yaptıklarını itiraf ederek rahatladılar, ama sen bu yükü onca yıl hep sırtında taşıdın. Beni aradığın için sana teşekkür etmek istiyorum...senin adına." Jimmy listemdeki 101 maddeyi temizlememde bana esin kaynağı oldu. Bu iş yaklaşık iki yılımı aldı, ama benim için bir sıçrama tahtası ve kariyerimde anlaşmazlıkları çözen bir insan olmamda bana esin kaynağı oldu. Ortaya çıkan anlaşmazlık, kriz ya da durum ne denli güç olursa olsun, geçmişteki hataları düzeltmek ve sorunlara bir çözüm olmak için hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız.
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?" Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri.
Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu... Erkek çocuğu bana döndü "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu. Zengin mi?"Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu,gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız,fincan tabaklarınız takım" dedi.
Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu.Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı.
Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri,halının üzerindeydi halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur unutuveririm ne denli zengin olduğumu...
ESKİ BİR LETONYA MASALI "Çok eski zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış.Böylece zaten az olan yiyeceklerin, çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış.İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez, komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış.
EINSTEIN VE ŞÖFÖRÜ Einstein bir çok yerde konferanslar vermişti. Bu konferanslara özel şoförün kullandığı bir otoyla gidiyordu. O konferans verirken şoför de dinleyiciler arasında oturarak onu dinlerdi. Bir gün yine bir yere konferansa gidiyorlardı. Bir aralık şoför, "-Dr Einstein," dedi, sizi o kadar uzun zamandır defalarca dinledim ki artık yapacağınız konuşmayı kelimesi kelimesine biliyorum." Yaşlı adam pası almıştı. "-Pekala," dedi, "şimdi gitmekte olduğumuz yerde beni tanımazlar. Palto ve şapkalarımızı değişelim ve sen konuş."Şoför konuştu. Gerçekten de dersini iyi çalışmıştı. Biri çıkıp da daha önceki konferanslarda sorulmamış bir soru soruncaya kadar sorular kısmını bile başarıyla götürüyordu. Yine de bozuntuya vermedi: "-Böyle basit bir şeyi sormanız gerçekten çok garip," dedi, "şimdi arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve size cevap vermesini söyleyeceğim."
Stanford Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla Rektör'ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi? Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı... Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu... Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; ''Bekleriz'' diye mırıldandı... Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi... Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü... Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. ''Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok'' diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu... Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. ''Madam'' dedi, sert bir sesle, ''Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner...'' ''Hayır, hayır'' diyerek haykırdı yaşlı kadın... ''Anıt değil... Belki, Harvard'a bir bina yaptırabiliriz.'' Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, ''Bina mı?'' diyerek tekrarladı, ''Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı...'' Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi... Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: ''Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?'' Rektör'ün yüzü karmakarışıktı... Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya, Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular. Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.
İSTEDİĞİNİ GÖREBİLMEK Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylasan iki yaşlı adam aynı odayı da paylaşıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaşlı adam her gün camdan bakarak arkadaşınadışarısını anlatırdı.
k:Alıntı ...................................................................................................................................................
|
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
6/4/2008 - TEBESSÜMÜN GÜCÜ
| ||||
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
6/4/2008 - YAŞAMIN YANKISI
| ||||
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
1/3/2008 - Ölmeden önce anlayabilmek!
| |||
| :: Yorum yaz! :: Bağlantı |
| <- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa -> |