Hakkımda

Merhaba ben İrem. Bloglarla ilgilenmeyi seviyorum. Bu blogumu bildiklerimi paylaşmak için açtım. Blogumda yok yok. Dostluğu, bilgiyi ve eğlenceyi, kısaca hayatı acısıyla, tatlısıyla paylaşabilmeyi dilerim...

Son yazılarım

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu olsun...
linkler
Bu sanal kız da çok hoş
Merhaba
Mini avatarlar
Bakarken insanın ruhu dinleniyor
İyi bayramlar
Kadir geceniz kutlu olsun.
Saç modelleri
İlginç ikonlar

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
AFACAN ÇOCUK
FENOKULU
SBSBANKASI
TÜBİTAK ÇOCUK
İNTERAKTİFMAT
MATOKULU
WİKİPEDİA

Kategoriler

  • AILEM
  • BENDENIZ
  • BILGISAYAR
  • BILMECELER
  • Blog
  • DERSLER
  • FIKRALAR
  • FILMLER
  • G YAZILAR
  • HEDIYELER
  • KITAPLAR
  • MASALLAR
  • ONEMLI
  • OZEL GUNLER
  • PSP
  • RESIMLER
  • SARKILAR
  • SCRAP
  • SIIRLER
  • SOBE
  • TEKERLEMELER













  • Arama Motoru



    Arkadaslar

    ewkedisi

    nurdanhicyilmaz

    birbuse

    kubra77

    kardelenilayda14

    butterfly96

    kizdunyasi

    kizlaricin

    bucan

    sweetangel

    destina14

    sinem15

    witchworld

    leylanmutvakta

    Bella

    norbella

    heidi

    aybikeningunlugu

    perikizim

    masalprensesi

    kardelenilayda

    yaseminler

    seleningunlugu

    sinny

    bendencesitliyazi

    sakarya392

    berfin1995

    kardelenilayda2

    ilke94

    cicim96

    efterya

    cicim

    YAGMUR96

    blogekle

    larasyagezegeni

    seline

    elvanglbeycan1983

    lalih1985

    perikizlari

    berfin1996

    battygirl

    esmuker

    isil

    angel1903

    Academy

    asli96

    ekinche

    sekerimm

    sukretmiyoruz

    angelgirls3

    windy

    melike97

    selsun

    amatoryazar

    melikeberker

    nimet3435

    sihirlideynek

    kuzence

    damla1994turkey

    herkesce

    eroman

    ahsuvera

    aysece

    prenseslerdiyari

    iremkizdenkodlar

    tatlikizlar

    angel96

    babyus

    zeytunirem

    chatta

    flood

    stella1

    afacan33

    gornelia

    bstrawberyb

    sizinBLOGLARINIZ

    bahargunesi

    ebrulikiz

    barbiie15

    sindyy

    buseyagmur

    yenibirgun

    Esmagul

    winxcilereeglence

    handworks

    winxcik

    pop95

    yildizligeceler

    0sweet0

    ayse33

    berfin03

    Ekin26

    ezgielifece

    guzelblog

    sinem60

    sinem90

    cansu36

    prensesserra

    ezgialimler

    gruphepsi96



    .....

    31/10/2007 - Kurdun agzından kırmızı başlıklı kız masalı (çok komik)

    Kategori: MASALLAR

     

    Kırmızı Başlıklı Kız" masalını bir de kurdun ağzından dinleyelim :

     Her gün yaptığım gibi ormanı temizlemeye çıkmıştım. Orman benim evim, temiz tutmak da benim görevim. Derken bir kız beliriverdi. Kırmızı başlık ve peleriniyle çok şüpheli bir görünümü vardı. Kimin aklına gelir bu garip kıyafeti giymek. Bir kurnazlık peşindeydi mutlaka. Bir süre dikkatle izledim bu garip kızı. Elinde taşıdığı üzeri örtülü sepette kim bilir ne taşıyordu!.. Yürüyüşü bile normal değildi. Yanına yaklaşıp ne yaptığını sorunca bana büyükannesinin evine gittiğini söyledi ama gel de inan. Yine de bıraktım peşini kendi işime döndüm. Ama aklım o kıza takıldı bir kere... Bir gidip bakayım doğru mu söyledikleri dedim kendi kendime; gerçekten böyle bir büyükanne var mı? Siz olsaydınız gerçekliğini kontrol etmek istemez miydiniz? Orman benim evim. Ben hem ev sahibiyim, hem de diğer orman sakinlerine karşı sorumluyum.

     Neyse uzatmayayım... Gittim, baktım ve gerçekten bir büyükanne buldum. Sorduğumda "evet o küçük kız benim torunum" dedi. Ben de sorumlu bir kişi olarak; "bu küçük kız yabancılarla konuşulmayacağını öğrenmemiş daha!..." dedim ve anlattım küçük kızla karşılaşmamı... Büyükanne de ürperdi ve birlikte küçük kıza bir ders vermeye karar verdik. O yatağın altına saklandı, ben Onun geceliğini giydim, başlığını taktım ve yatağına yattım. Küçük kız birazdan içeri girdi. Seslendi cevap verdim. Ne şaşkın bir çocuk!.. Beni büyükannesi sanıvermişti. Ben benim büyükannemi değil sesinden, kokusundan bile tanırım oysa ki. Neyse bunlar bir şey sayılmaz, daha neler yaptı bilseniz. Kulaklarımın niçin büyük olduğunu sordu. Ne ayıp şey hiç sorulur mu!... Yine de çocukluğuna verip yumuşak bir sesle cevapladım. "Seni iyi dinlemek içi"... Ama bu sefer kalkıp da burnumun niçin büyük olduğunu sormaz mı!.. Küçük kız hiç mi hiç terbiye almamış. Ben zaten burnumu kendime kompleks haline getirdim, öz-güvenim sallantıda. Psikologlar, estetikçiler... Dünya para harcıyorum ama nafile. Yine aldırmamaya çalışırken bu sefer de ağzımın kocaman olduğunu yüzüme vurmaz mı! Tabi ki kızdım, siz olsanız kızmaz mıydınız?

     O sinirle ayağa fırlayıp peşinde koşturmaya başladım. Birden ne olsa beğenirsiniz! Bir kocaman avcı elinde tüfek kapıdan dalıverdi. Beni "seni hain kurt, büyükanneyi yedin değil mi?.." diye suçlamaz mı !.. Halbuki büyükannenin kılına bile dokunmadım, O da saklandığı yerden çıkıp beni korumaya çalışmadı. Malum yaşlılık, kulakları iyi duymuyor. Avcı mahkeme yapmadan infaz kararımı verdi. Tabi ben de adalet bulamayacağımı, hatta canımı yitireceğimi anlayıp pencereden zor attım kendimi. Geçirdiğim büyük korkunun sarsıntısı yetmiyormuş gibi o gün - bu gün ormanda bile yüzümü rahat gösteremez oldum. Adım haine çıktı.

     Yeter Artık... Ben Suçsuzum...

    k:Alıntı

    :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    16/5/2007 - Elf gezegeninin prensesi ve yardımcıları

    Kategori: MASALLAR

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    10/5/2007 - Elf Ülkesinin Prensesleri

    Kategori: MASALLAR

     

    Elf hikayeleri yazın başlıyor. Unuttuğumu sanmayın. Aklıma bişeyler geldikçe yazıyorum.

     





    k:http://nika.primardina.cz/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=8

     

     

    :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    25/7/2006 - PRENSESLERİN KÜÇÜKLÜK RESİMLERİ

    Kategori: MASALLAR














     

    NE KADAR DA SEVİMLİLER ÖYLE DEĞİL Mİ? İLERİDE ÇOK GÜZEL PRENSESLER OLACAKLARI KÜÇÜKLÜK HALLERİNDEN DE BELLİ OLUYOR. PRENSESLERİN DAHA PEK ÇOK RESMİNİ  GÖRMEK,

    HİKAYELERİNİ OKUMAK İSTİYORSANIZ;

    www.blogcu.com/prenseslerdiyari 

      ZİYARET ETMENİZİ ÖNERİRİM.


    :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    5/7/2006 - ESKİ TÜRK MASALLARINDAN SEÇMELER3

    Kategori: MASALLAR


     

    İSKENDER PADİŞAH

     Bir varken, bir yokken, zaman zaman içindeyken,

    kalbur saman içindeyken, sıçanlar kedilere berberken

    dünyaya hüküm eden bir İskender padişah varmış.

    Onun tepesinde iki boynuzu varmış. Otuz yaşına gir-

    miş, fakat boynuzlu olduğunu kimse bilmezmiş. Yı-

    kanırken kapıyı kilitler de öyle yıkanırmış.

    Bir gün padişah sarayda kimsenin olmadığını

    hesap ederek yıkanmağa başlamış. Hizmetçi padişahı

    çağırmağa gelmiş, kapıyı açmış ve padişahın boynuzlu

    olduğunu görmüş.

    - Sen cellâtsın, diyebağırmışona iskender.

    Hizmetçi yalvarmağa başlamış:

    - Aman şefketlim, beni öldürme. Kimseye bil-

    dirmiyeceğim, demiş.

    Padişah ta inanmış ve hizmetçiyi serbest bırakmış.

    Bir sene, iki sene hizmetçi hiç kimseye söylememiş.

    Fakat içinde dert büyümeğe başlamış. Bir gün tepeye

    çıkıp yüzükoyun yatmış, bir ah çekmiş ve bu dert onun içinden sıyrılıp gitmiş. Fakat bunun ofkurduğu yerde bir saz bitmiş, gayet büyük olmuş. Bir gün çobanın biri sazın dibinde yatarken, sazdan bir budak kesmiş. Bunu delmiş ve üfürmeğe başlamış. Saz sözle diyormuş:

    - İskender padişahın alnında iki boynuzu var! İs

    kender padişahın alnında iki boynuzu var!

    Ağızdan ağıza bunu herkes duymuş. Padişahın

    kulağına da varmış. Padişah hizmetçinin kesilmesini

    emretmiş.

    Hizmetçi hiç kimseye söylemediğini, çobanın

    kaval çalmışından herkesin öğrendiğini anlatmış ve pa

    dişahı inandırmağa çalışmış. Padişah inanmayıp çobanı çağırtmış. Kavalı öttürmesini istemiş. Çoban öttürmeğe başlamış. Kaval yine şöyle demiş:

     

    - İsekender padişahın alnında iki boynuzu var!

    iskender kızmış ve alıp kendisi üfürmüş. Kaval

    yine aynı şeyi söyleyince padişah çobanın arkasını sı-

    vazlayıp çobanı ve hizmetçiyi de serbest bırakmış.

    İşte kaval çalmak ta o zamandan kalmış.

     

    KELOĞLAN İLE KEMER TAY

     

    Bir varmış, bir yokmuş. Bir bey varmış. O beyin hiç

    oğlu olmazmış. Yoldan giderken bir ihtiyara rastlamış

    ve ona sormuş:

    - Benim hiç oğlumolmuyor, demiş.

    Adamcağız ona almavermişve şöyle demiş:

    - Bu almanın kabını beygire vereceksin, içini ise

    kendin yiyeceksin.

     

    Bey ihtiyarın dediği gibi yapmış. Birkaç zaman

    geçtikten sonra bir oğlu olmuş. Almanın kabını yiyen

    beygirden ise güzel bir tay dünyaya gelmiş. Çocuk bü

    yümüş, güzel bir genç olmuş. Tay da büyümüş, güzel

    bir at olmuş. Bey, çocuğuna ayrı muallim tutmuş, onu

    gün görmedik yerde, yani izbede okutmuş. Senelerin

    geçmesiyle izbenin bir yanından içeri gün girmiş. Bunu gören çocuk onu tutmağa çalışmış. Ne kadar da uğraşsa onu tutamamış, ter köpük içinde kalmış. Bu sırada muallim içeri girmişveçocuğa sormuş:

    - Çocuk sana ne oldu?

    Çocuk ona güneş ziyalarını tutmağa çalıştığını söy-

    lemiş.

    Muallim şaşarak ona:

    - Sen güneşgörmedin mi yoksa?

    Çocuk:

    - Ben daha hiç ışık görmedim de, onun için tutmak

    istedim.

    Muallim:

    - Sen onu tutamazsın, o çok yüksektedir, haydi is

    tersen kıra çıkabilirsin, baban bırakıyor.

    Bir gün Şah İsmail'in babası başka memlekete git-

    miş. Bey, çocuğunu annesine bırakmış. Annesi ise fena bir kadınmış. Kocası yokken başkalarıyle ko-

    nuşuyormuş. Bu defa da uzak bir memleketten onlara

    bir Arap misafirliğe gelmiş. Bey gelinceye kadar bey karısıile Arap tanışmışlar. Sık sık konuşmağa başlamışlar.

    Bir gün de çocuğun anasının yanına Arap gelip

    onunla evlenmek istemiş, o da razı gelmiş, fakat şöyle

    demiş:

    - Benim bir oğlum var, ondan ayrılmam mümkün

    değil.

    Arap ona oğlunu otalamasını söylemiş. Çocuk bir

    gün mektebe gittiği zaman Arap anasının yanına gel-

    miş, çocuğu otalaması için zehir getirmiş. Kadın yu-

    murta pişirip içine zehir atmış ve çocuğunu görünce yemeği hazırlayıp kıra çıkmış. Çocuk odaya girmezden önce kemer tayın yanına girmiş. Bir de ne görsün, at ağlıyor.Şaşıp ona sormuş:

    -Sananeoldu?

    - Ne olacak, Arap, anana bu gün zehir verdi ve yu

    murtanın içine kattı seni otalamak için, istersen ver bak kediye.

    Çocuk çıkıp gitmiş, odaya girip yemeğin başına

    oturmuş ve yemezden önce kediye vermiş. Kedi hemen ölmüş. Çocuk çinkayı yumurtasiyle alıp kıra atmış.

    İkinci gün Arap, kadına sormuş:

    - Ne oldu yedi mi?

    - Hayır, kediye verdi ve kedi öldü.

    Arap ona oğlunun rubalarını ilaçlamasını söylemiş. Çocuk mektepten dönerken atın yanına sapmış.

    Atı yine ağlarken bulmuş.

    At ona:

    - Anan rubalarını ilaçladı, seni hep öldürmeğe is

    tiyorlar. Rubaları giyme, çünkü öleceksin.

    Çocuk rubaları doğrudan ateşe atıp yakmış*

    Az zaman sonra bey eve gelip karasının arzusu

    üzere atı kesmek istemiş. Çocuk ağlayacak gibi ona

    şöyle demiş:

    - Baba, ben daha atıma binmedim, dur bir defa bi

    neyim. Bey atı semerlemiş, çocuğu üzerine binmiş ve:

    - Benim bey çocuğu olduğum neden belli olacak,

    iki heybe gözü de altın doldur, demiş.

    Bey al tınlan çuvala doldurup ata yükletmiş. Çocuk

    babasiyle helâllaşmış ve:

    - Baba, anamı Arap almak istiyor, ona atı kes

    mesini ve beni otalamasım söyledi. Haydi, hoşça kal,

    deyip ata bir kamçı vurarak yola koyulmuş.

    Uzun zaman yürüdükten sonra bir düzlükte bir ço-

    bana rastgelmiş ve çobanı çağırarak ona bir kuzu sat-

    masını rica etmiş. Çoban razı gelmiş, tutup ona bir kuzu vermiş ve o da bir kaç altın uzatmış. Çoban ona yol göstermiş, çocuk kuzuyu toplayıverip atla uzun zaman gittikten sonra kuzuyu kesmiş, yüzmüş ve pişirip atla birlikte yemiş.

    At çok yorgun olduğunu çocuğa söylemiş ve onun

    biraz yürümesini rica etmiş.

    At:

    - Eğer yorulursan, "Neredesin Kemer tayım?"

    didin mi ben senin yanına geleceğim, demiş.

    Çocuk uzun zaman yürümüş, deriyi kendine bir

    şapka yapmış. Bir bahçede bir beye çırak olmuş. Sa-

    bahleyin çocuk kendi adını Keloğlan olduğunu bil-

    dirmiş ve gül bahçesini çiğneyip, gülleri ziyan etmiş.

    Bey gelirken attan inip üzerine bir kara çalı yükü çek-

    miş. Bey gelip ona halini sormuş, keloğlan ona:

    - Bir atlı bahçeyi çiğneyip benim üzerime dikenleri

    attı.

    Bey:

    - Yok zarar, aldırma sen, onlar yine büyüyecek

    deyip gitmiş. Bunu gören beyin kızı ona aşk bağlamış,

    fakat çocuk onun bu kadar aşk bağladığına bakmıyor,

    hattâ onunla yakınlaşmıyormuş. Bir vakitler bir harb

    olmuş. Bey kendi güveylerini ve kardeşlerini toplayıp

    harbe hazırlanmış. Beyin kızı babasına Keloğlanın git

    mesini de söylemiş. Keloğlana bir topal beygir bulup

    harbe bir gün varken salmışlar. Keloğlan ata binip yola çekilmiş. Uzun zaman yürüdükten sonra beyler ona erip geçmişler. Keloğlan kendi atına: "Neredesin Kemer Tayım" demiş. At hemen yarana gelmiş, çocuk ta atına binmiş. Beyleri erip geçmiş, bir de ne görsün, harb meydanında toplanmışlar, harb ilan ediliyor. Çocuk kılıcını alıp bütün meydandakileri kesmiş ve beyler gelirken harb meydanından çıkmış. Beyler de dönüp yola koyulmuşlar. Çocuk topal beygirin yanına gelince atından inip topal beygire binmiş. Giderken beylere rastgelmiş.

    Onlar geri dönmesini söylemişler.

    Beyler gelincekızıbabasına sormuş:

    - Babacığım, nasıl böyle sağ döndünüz?

    Bey, kızına düşmanın bir çocuk tarafından da-

    ğıldığını söylemiş. Bir gün sonra Keloğlan gelmiş. Kız

    ona harbin nasıl olduğunu sormuş. Çocuk kıza dö-

    nerek:

    - Ben harbin bir tarafından girip çıktım, daha

    baban girince ben kırıp döndüm.

    Kız bunu duyunca çocuğa kendini nasıl sevdiğini

    anlatmış, fakat çocuk ona aldırış etmemiş ve gül bah-

    çesine gitmiş.

    Aradan zaman geçmiş. Nedense beyin gözleri kör

    olmuş. Gözlerinin eyi olması için ilaç aramışlar. Çok

    yere başvurmuşlar ve en nihayet kurt südüyle göz-

    lerinin düzeleceğini duymuşlar. Sınıra yakın bir yerde

    süt veren kurt bulunduğunu öğrenmişler. Çekilmeğe

    hazırlanmışlar. Kız babasına keloğlanın da gitmesini

    rica etmiş. Ona gene topal beygiri bulmuşlar. Keloğlan topal beygiri bağlayıp kemer tayı çağırmış, binip beylere ermiş ve onlan geçmiş, uzun bir yolculuktan sonra sınıra varmış, kurt südünü alıp orda bulunanlara dönerek:

    - Buraya birkaç bey gelecek, onlara kurt südü ye

    rine eşek sidiği veriniz, demiş.

    Topal beygirim yanma dönmüş, ona binip sınıra

    yollanmış. Beylere rastgeldiği yerde beyler onu geri çevirmişler. Onlar eve gelince beyin gzölerine eşek sidiği sürmüşler. Beyin gözleri daha fena olmuş. Keloğlan geldiği vakit kız onun önüne çıkıp babasının gzölerinin düzelmeyip daha fena olduğunu anlarmış. Çocuk kıza:

    - Onlar ilaç almak bilmiyorlar. Bakalım benim al

    dığımı sürelim düzelmiyecek mi?

    Keloğlan gelince babasının gözlerine kurt südünü

    sürmüşler, az zaman sonra beyin gözleri düzelmeğe

    başlamış ve en sonra eskisi gibi olmuş. Kız harbte olanları ve kurt südünün Keloğlanın getirdiğini ona an

    latmış.

    Babası kızını kudurmuş gibi azarlamış:

    - Ben dönerken o giderdi, olamaz!

    Kız:

    - Baba, onun aü görünmezden kendisiyle gi

    dermiş, deyince o zaman bey:

    - Öyleryse onun harbteki ruba ve atiyle yanıma

    gelsin!

    Keloğlan atını çağınp beyin önüne çıkmış. Bey onu

    görünce kızını vereceğini söylemiş. Çocuk aynı ru-

    balarla beyin karşısına çıkmış ve bey kızının da ona

    lâyık bir kız olduğunu anlayarak kızıyla evermiş. Kendi beyliğini ona teslim etmiş. Az bir zaman sonra bey  ölmüş. Şimdi  kızla çocuk  şen  hayat geçiriyorlarmış.

     

    :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    5/7/2006 - ESKİ TÜRK MASALLARINDAN SEÇMELER2

    Kategori: MASALLAR


     

    TAHİR İLE ZÜLHA

     Bir varmış bir yokmuş, bir zamanda bir köyde zengin bir adam varmış. Beş yüz dolayında koyun ve keçisi olan bu adam, koyunlarına baktırmak için Tahir ve Ka-

    raçor adında iki çoban tutmuş. Bu zengin adamın Zülha isminde güzel bir kızı

    varmış. Zülha, anne ve babanın tek kızı olduğundan onu hiçbir yere çıkarmıyorlar, hattâ onun yemeği bile

    bir hizmetçisi tarafından yaşamış olduğu odaya götürülüyormuş.

     

    Bir gün Zülha ile Tahir bahçede görüşmüyler. Görüştükleri gibi birbirine âşık olmuşlar. O günden itibaren gerek ev penceresinde, gerekse gül bahçesinin bir köşesinde herkesten gizli uzun uzun aralarında konuşuyorlarmış.

    Bir gece vakti yine böyle Tahir ile Zülha ev penceresinde gizli olarak konuşurlarken, zenginin ikinci çobanı Karaçor bunu görmüş ve gördüğünü zengine bildirmiş.

    - Efendim, diyor, akşam geç vakti ovadan ot biçmekten döndüğümde, Tahir'i Zülha'nın penceresinde

    konuşurlar gördüm. Beni görünce Tahir acele Zülha ile elleşip kaçtı. Benim için, bu bir şey değil efendim, fakat

    sizin için bu rezalettir. Bunu işiten zengin şaşmış ve şöyle demiş:

    - Karaçor, bir defa Tahir'i pencerede gördüğünde hemen bana bildir. Biz onun hakkından geliriz.

    O günden itibaren Karaçor'un biricik işi Tahir ile Zülha'yı gözetlemek olmuş. Bir akşam vakti yine Tahir ile Zülha pencerede konuşurlarken Karaçor onları görmüş ve hemen zengin efendisine bildirmiş.Zengin hâdisenin yalan olmayıp, hakikat olduğunu anlayınca kızmış ve Karaçor'a dönerek şöyle

    demiş:

    - Karaçor, biz bu köy köpeğine ne yapabiliriz?

    Karaçor ise şöyle cevap vermiş:

    - Bunun hakkından biz şöyle gelebiliriz. Bir sandık hazırlayalım ve bir akşam yine Tahir pencereye geldiğinde onu yakalayıp sandığın içine koyarız ve en yakın nehre atarız, demiş.

    Karaçor ile zengin almış oldukları karan yerine getirmişler. Bir akşam Tahiri yakalayıp sandığa koymuşlar ve yanına iki somun bırakıp suya atmışlar.

    Tahir su üzerinde az gitmiş, çok gitmiş bütün saç sakal içinde kalmış.

    Güneşli bir gün imiş. İki kız kardeş nehir kenarına gezmeğe çıkmışlar. Bir de ne görsünler, su üzerinde bir

    sandık geliyor.

    Büyük kardeşi küçüğüne dönerek:

    - Kardeş, sandıktaki mal ise benim, can ise senin, demiş.

    Sandık yanlarına yaklaşınca gegeleri ile sandığı kenara çekip kıra çıkarmışlar. İki kardeş sandığı alıp eve getirmişler ve baltayı alıp sandığı parçalamağa baş-

    lamışlar.

    Tam bu sırada sandıktan biri seme gibi seslenmiş.

    - Baltayı daha kenara vurun, demiş.

    İki kızkardeş sandığın içindeki hakikaten can olduğunu anlamışlar. Bir de ne görsünler, ayın on dürdü gibi güzel bir çocuk. Çocuğu içeri götürüp güzelce sa-

    çını sakalını kesmişler.

    Tahir buralarda dolaşırken Zülha evde gece gündüz demeden ağlarmış.

    Hizmetçileri ona yemek, su götürseler de o hiç bu yemeklerden tatmazmış bile.

    Zavallı Tahir, iki kızkardeşle bir kaç gün birlikte yaşamış ve başından geçen bütün hâdiseleri anlattıktan sonra bu köyden ayrılmış. Maksadı dünyanın bir ucunda olsa Zülha'yı bulmak ve onunla kavuşmakmış.

    Bir ay yolculuktan sonra Tahir bir gece vakti, ilk çobanlık ettiği zenginin evine yetişmiş ve hiç eğlenmeden Zülha'nın yaşadığı evin penceresine yetişmiş. Bir de ne görsün, Zülha hep te ağlıyor.

    Tahir zülha'nın derdine derman olmağa çalışırken Karaçor Tahir'i yine görmüş, aynı dakikada zengine bildirmiş.

    Zengin hiddetlenerek:

    - Abe Karaçor, Tahir değil,onun kemikleri bile kalmadı, demiş.

    Karaçor ise şöyledemiş.

    - İstersen gel efendim. Tahir'i kendi gözünle görebilirsin, demiş.

    Zengin bir de ne görsün, hakikaten pencerede Tahir. Karaçorş'a dönerek şöyle demiş.

    - Kılıcımı alıp onun hakkından gelmeni isterim, demiş.

    Kılıcı hararetle alan Karaçor başüstüne demiş ve o günden itibaren hep Tahir'in peşinde gezmiş.

    Gelelim Zülha'ya. O, gece gündüz Tahir için ağlıyor ve ona karşı aşkının ateşiyle kavruluyormuş. Bazı komşular Zülha'nın Tahir'den vazgeçmesi için ona Tahir'in etinden manca yapıp yidirmelerine

    söylemişler. Birkaç gün sonra Karaçor Tahir'in ölüm haberini getirmiş, yani onu bir bahçe içinde sapladığını söylemiş.

    Sonra Tahir'in dizkapaklarının etlerinden manca

    hazırlayan hizmetçileri Zülha'ya öğle yemeğini götürmüşler.

    Zülha daha yemeği kapıdan içeri getirince onun Tahir'in etinden hazırlandığını anlamış şöyle bir türkü

    söylemiş:

    Ha tatarlar, tatarlar,

    Birbirine ok atarlar;

    Çarşıda et bitmiş gibi

    Tahir'in etinden yemek yaparlar.

    Türküyü bitirir bitirmez, Zülha siniye bir tekme vurmuş ve evin içine yuvarlaruvermiş.

    Başka komşuları ise Zülha'yın düzelmesi için ona Tahir'in mezarını göstermelerini ve belki de yarana bucak alır diye, onu eyice yoklamalarını söylemişler.

    Zülha ise zülüfünün altına bir çakı koymuş, daha Tahir'in mezarını görür görmez çakıyı çıkarıp kendine

    saplamış.

    Komşuları çok yanmışlar, az yanmışlar Zülha'yı da Tahir'in yanına gömmüşler.

    Karaçor ise iki sevgilinin yanından her sabah erkenden çayıra ot biçmeye geçermiş, bir sabah yine buradan geçen Karaçor mezarları başında dikilmiş ve

    şöyle demiş:

    - Be, hey! Böyle sadrazam gibi Tahir, o güzelim Zülha gittiler, biz niçin duruyoruz bu dünyada! deyerek elindeki koşayı yukarı fırlatmış ve kafasını ileri

    doğru uzatıvermiş, koşa ile kafasını kaydınvermiş.

    Dünyada iki sevgilinin konuşmasına mâni olan Karaçor mezarda da rahatça yatmalarına mâni olmak için koşayla kaydırılan kafa, çüverek, yuvarlanarak iki sevgilinin mezarlarının orta yerine gömülüvermiş.

     

     

    :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    5/7/2006 - ESKİ TÜRK MASALLARINDAN SEÇMELER1

    Kategori: MASALLAR


     

     

     

     

     

    PADİŞAH KIZI

     

    Bir varmış, bir yokmuş. Bir vakit bir padişah kızı varmış. Bir gün bu kız avlu içinde kilim dokurmuş. Bu sırada gökte uça uça bir güvercin gelip, kızın etrafında dolanmağa başlamış. Kızcağız bu güvercini görünce hemen parmağından yüzüğünü çıkarmış, ona atmış. Güvercin de yüzüğü ağzına alıp, gitmiş.

     

    Ertesi gün yine gelmiş. Kız bu sefer kolundan bileziğini çıkarıp atmış.

    Güvercin onu da alıp gitmiş. Üçüncü gün geldiğinde kız boynundan gerdanını çıkarıp atmış, üçüncü gün

    geldiğinde kız boynundan gerdanını çıkap atmış. Güvercin onu da alıp gitmiş. Bir daha da hiç gelmemiş. En

    sonra kız bu güvercine âşık olduğunu anlamış. Babasına meseleyi anlatmış. Güvercini aratmasını rica  etmiş.

     

    - Baba, bana dört yol ağzında bir yanar hamam yaptıracaksın. Bütün etraf köylere haber edeceksin gelip, parasız yıkansınlar. O zaman ben herkese bu

    kuşu görüp görmediklerini soracağım, demiş.

    Babası da derhal bir hamam yaptırmış. Etraf köylere haber etmiş. Kız hamamın kapasında durmuş. Gelene geçene şimdiye kadar başlanndan ne geçtiğini anlatmalarını rica edermiş, sonra ise güvercini sorarmış.

     

    Birisi: "Kaynanam fenadır", diğeri, "Gelinim fenadır" başkası ise "Komşularımdan çok fenalık görürüm" dermiş. Kız hepsini içeri salarmış. Herkes artık geçmiş, hamama gelen başka yokmuş. Kız ise istediği şeyi öğ-

    renememiş. Tam gideceği sırada, karşıdan bir kel çocuğun geldiğini görmüş.

     

    Kız kendi kendine:

    - Acaba buna sorsam mı? Ama neden haberi olacak? Haydi herkese sordum, ona da sorayım, demiş.Sormuş

    - Şimdi gelirken ne gördüklerimi sana anlatacağım, demiş ve sözüne devam etmiş:

    - İşittim ki, burada hamam varmış. Herkes yola koyuldu, ben de buraya gelmeğe çekildim. Bir de ba

    karım karşıdan odun yüklü bir sürü eşek geliyor. Sahipleri falan yok. Hemen bir kuyuya girdiler. Ben de,

    acaba bu kuyuda ne var, diye düşüne kaldım. Eşeklere daha da yaklaştım. Hemen bir eşeğin kuyruğuna asılıp

    kuyuya girdim. Bir de ne bakayım, eşeklerdeki odunlar yere indirildi, yığın oldu. Eşekler kuyudan çıkıp gittiler.

    Ben ise odunlar üzerine yattım. Oraya buraya bakınırken, bir de ne bakayım, uça uça bir güvercin geldi.Sonra silkinip çok güzel bir çocuk oldu.

    Kız güvercin adını işitince sevincinden sesi çıktığı kadar bağırmış.

    Çocuğa:

    - Beni oraya götürür müsün? diye

    sormuş.

    Çocuk ta razı olmuş. Kız bütün insanlara dönüp:

    - Bütün bu cemaat şahit olsun. Bu hamamı çocuğa işletmeğe veriyorum, hamam artık onun malıdır.

    demiş.

    Yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe geçmişler. En sonra bu kuyunun başına gelmişler.Fakat kız içeri girmeğe korkmuş. Kel çocuk onu kandırmış. Birer eşeğin kuyruğuna tutunup, içeri girmişler.

    Odunlar üstüne yatmışlar. Kız sabırsızlıkla güvercinin gelmesini beklemiş. Gece yarısı geçtikten sonra güvercin uça uça gelmiş. Yere inip, bir silkinmiş, öyle bir güzel çocuk olmuş ki, ayın on dördü gibi. Yüzünün

    parlaklığından etraf şıp şıp şülarmış. Kız ise güvercinin ne yapacağını beklemiş. Sonra çocuk cebinden bir şeyler çıkarıp, saymağa başlamış:

    - Ah benim beyaz parmağımda duran yüzüğüm!

    Ah benim beyaz kolumda duran bileziğim! Ah benim beyaz boynumda duran gerdanlığım! Ablanız nerededir? Acaba hangi odasında tatlı uykulara dalmış,sakin sakin uyumaktadır.

    Kız bu sözleri işidince, derhal kalkıp şöyle demiş:

    - Ablası nasıl derin uykulara dalabilir? Onun sevimli güvercini artık onların avlusunda dolaşmıyor ki!

    Güvercin hemen kızın ağzını kapamış:

    - Ah, sus konuşma, zere duyarlarsa, beni de, seni de öldürecekler. Ben küçük iken anam benim bezlerimi

    ezandan sonra dışarıda bırakmış. Peri kızları da onları

    kapmışlar. Ben şimdi kırk bir perinin dindeyim ve onlara hizmet etmekteyim, demiş.

    Kız, kel çocuğa gitmesini ve babasına kimi artık onu beklememesini söylemesini rica etmiş. Kel çocuk

    alıp kendini gitmiş. Kızla güvercin bu yerlerde yaşamağa başlamışlar. Bir gün, iki gün, haftalar, aylar geçmiş. Kız hamile kalmış. Bir gün çocuk kıza şunlara anlatmış:

    - Benim de babam, senin baban gibi padişahtır,

    îşte karşıda gördüğün saray bizimdir. Sen şimdi gidip kapıya vuracaksın. Anamın halayıkları vardır. Kimdir,

    diye bakmağa çıkacaklar. Ondan sonra sen, "Bahtiyarın başı için verin bir tas su içeyim", diyeceksin. Ondan sonra birkaç gece orada yatmak için müsaade

    isteyeceksin, demiş.

    Kız da bütün bu duyduklarını bellemiş. Kapıya gidip vurmuş. Halayıklar çıkmış:

    - Nevargençkız, ne istersin? diye sormuşlar.

    Oda:

    - Bahtiyarın başı için bir tas su içeyim, demiş.

    Halayıklar derhal güvercinin anasına koşmuşlar:

    - Hanım, hanım, kapı önünde bir kız var. Sizin Bahtiyarın başı için su içmek istedi, demişler.

    - Nasıl gençmiş o? Verin içsin ve getirin onu buraya bakayım. Sorayım bakalım bizim Bahtiyar'ı o nereden biliyor. Bahtiyar, daha üç yaşında iken kayboldu, artık onun kemikleri bile kalmadı.

    Kızı getirmişler. Hanım:

    - A be kızım, sen nereden bizim Bahtiyar isminde cocuğumuz var olduğunu biliyorsun? diye sormuş.

    Kız:

    - Bana anam anlatırdı. Değil mi, siz oğlunuz olduktan sonra haber etmişsiniz her yere. İşte o sırada ben

    de dünyaya gelmişim. Ben büyüdükten sonra anam bana:

    - Kızım, sen padişahın çocuğuyle bir günde dünyaya gelmiştiniz, derdi.

    H a n ı m :

    - Öyle evlâdım, amma bizim Bahtiyar çoktan kayboldu, onun artık kemikleri bile kalmadı.

    - Kıyılmayın hanımcığım, belki de kurt, kuş onu yememiştir, her hangi bir yerden bir gün olup bakarsınız gelir. Bizim de amıcamın çocuğu öyle olmuş,

    sonra on dokuz yaşında büyük bir delikanlı olup eve gelmiş. Kimse tanıyamamış. O, olduğuna inan

    mamışlar. Fakat bir yerinde nişanı varmış, göstermiş. Ondan sonra inanmışlar. Sizin Bahtiyar'ın bir yerinde nişanı yok muydu, gördüğünüzde tanıyasınız?

    Hanım:

    - Yoktu kızım, fakat yedi bin ordu içinde olsun, ben onu yine tanırım.

    - Hanım, ben size bir ricada bulunacağım. Birkaç

    gece için bana burada yatmağa müsaade edin. Çünkü yok başka nereye gideyim, kimseleri tanımam.

    - Olur kızım, nasıl almıyacağız. Biz şimdiye kadar o kadar fukaralara buralarda sığınak yeri bulmuşuk da

    sana mı bulamıyacağız. Kızı alıp hizmetkâr odalarına götürmüşler. Altına bir çuval üstüne de bir çuval ört

    müşler. Birkaç gün geçtikten sonra kızanı dünyaya gelmiş. Lohusacık diye onun yanında bir hizmetçi kadın

    bırakmışlar. Gecenin bir vakti olmuş. Güvercin camın parmaklılarına konmuş ve kıza sormağa başlamış.Kızın adı ise Üskiyar imiş.

     

    Güvercin:

    - Ne yaparsın, Üskiyarım?

    Kız:

    -Yatırım, Bahtiyarım.

    Güvercin:

    - Ne yapar benim evlâdım?

    Kız:

    - Uyur, Bahtiyarım.

    Güvercin:

    - Ah benim evlâdım olduğunu anam babam bilse hamamları yakıp, onu yıkarlar, güzel düzenlerle sararlar, yüksek döşüklerde yatırırlar. Ah Üskiyar, sen padişah kızı olasın da böyle yerlerde yatasın. Ben de bir

    padişah oğlu olayım da seni böyle hizmetkâr odalarında yatırayım. Bana çok fena geliyor. Fakat yok başka çare.

    Güvercin uçup gider. Hizmetçi kadın ise bütün bunları işitir sabahlayın kalkıp, hanıma anlatır. Fakat

    hanım inanmaz.

    - Aman, sen benimle oyun oynuyorsun, Bahtiyar gelecekmiş. Artık onun kemikleri kalmadı. Bu gece ben

    yatacağım, bakalım ne olacak.

    Hanım o gece kızın yaranda yatır. Kız şaşar, padişah karısı böyle yerde gelip yatır mı hiç. Fakat bunda bir iş olduğunu sezer. Gece yansı olur, güvercin gelir.

    Yine konuşmağa başlarlar. Anası hemen kalkar:

    - Ah evlâdım, sen misin? Gir içeri, bir defacık sevimli yüzünü göreyim. Senin karın olduğunu bilsem,elbette onu böyle yerde mi yatıracağım.

    Güvercin silkinip içeri girer.

    - Ah anacağım, sesini çıkarma zere, kırk bir perikızının elindeyim. Küçükken onlar beni kapmışlar. Şimdi

    hiç bir yere salmıyorlar.

    - Evlâdım bundan kurtulma çaresi yok mu?

    - Var anacığım ama, onu siz yapamazsınız.

    - A be kızanım, babının elinde bu kadar hüküm var da yapmıyacak mı? söyle de biz nasıl, nice bu işe çare bulalım!

    - Madem o kadar merak edersin, söyleyeceğim.

    Bütün etraf köylere haber cdeceniz, buraya gelsinler. Hespine hal soracaksınız. Onları besliyeceksiniz. Cuma günü cami önüne bir koca ateş yakacaksınız. Bu insanları da oraya toplayacaksınız. Ben cumaya daha

    erken geleceğim. Bir defa silkineceğim. O insanlar benim tek bir kılımı yerde bırakmıyacaklar. Hepsini

    ateşe attılar mı, ben o zaman kurtulacağım.

    - A be evlâdım, o en kolay işmiş de şimdiye kadar gelip bize söylemiyorsun?

    Güvercin uçup gider. Sabah olur kızanla kızı alırlar, güzel odalara götürürler, yüksek döşeklere ya-

    tırırlar. Bütün insanlara aş salarlar. Cami önünde bir ateş yakarlar. Güvercin daha erken cumaya gelir. Bir silkinir, insanlar da bütün tüylerini yakarlar.

    Bu sırada havayı kara bir bulut kaplar. Gök gümbürdemeğe başlar. Bunlar ise peri kızlarıymış.

    - Ey Bahtiyar, Bahtiyar! Biz de kurnazdık, ama sen bizden daha kurnaz çıktın. Eğer tek bir kılını bulmuş ol

    saydık, bu kasabayı tek kanadımızla yıkardık, demişler.

    Fakat artık Bahtiyar onlara söz seslemezmiş.

    Bütün insanlar onlara toplarlar, kırk gün kırk gece Bahtiyar kızanınla beraber bir düğün yaparlar. Sağ iseler

    şimdiye kadar mutlu yaşarlar...

     

     

    :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    <- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->